COMMUNITY COLLAGE

18 Ocak 2008

Amerika’ da meslek yüksek okulları, lise öğrenimi üzerine iki yıllık yüksek öğrenim sağlayan ve bu öğrenimi başarıyla bitirenlere ön lisans diplomasını veren okullardır. Bunlara Amerika’ da Junior College ya da Community College adı verilir. Aynı kategoriye giren teknik okullar ve tekniker enstitüleri de lise üzerine genellikle iki, bazen üç yıllık öğretim yapılan yüksek öğrenim kurumlarıdır. Bütün bu okullar başlıca üç hedefe yönelik olarak faaliyette bulunurlar. Birincisi, mesleğe yönelik kısa süreli bir öğretim ve eğitim ( terminal program ) neticesinde ara eleman ( tıp teknisyeni, yönetici, mühendis yardımcısı, tekniker, bilgisayar işletmeni vs. ) yetiştirmek; ikincisi, bilgilerini tazelemek veya yeni beceriler edinmek isteyenlere kısa süreli kurslar yoluyla bu imkanı sağlamak; üçüncüsü ise lisans öğreniminin ilk iki yılına eşdeğer olan genel akademik öğrenim vermektir. Meslek yüksek okullarının bu akademik programlarını ( transfer program ) başarıyla tamamlayarak mezun olan öğrenciler çalışma hayatına atılabilecekleri gibi, istedikleri takdirde, üniversite ve kolejlerin üçüncü sınıflarına transfer ( yatay geçiş ) yaparak öğrenimlerini sürdürebilirler.

Bazı yatılı özel olanları bir yana bırakılırsa, meslekyüksek okulları, genel olarak bulundukları yörenin öğrencilerine yüksek öğrenim imkanı sağlamak amacıyla kurulmuşlardır. Bu bakımdan, yakın çevrelerinde oturan öğrencilere kabulde kurulmuşlardır. Bu bakımdan, yakın çevrelerinde oturan öğrencilere kabulde öncelik tanırlar. Bununla birlikte, boş yer olduğu müddetçe, diğer bölge ve ülkelerden gelenlere de genelde açıktırlar. Meslek yüksek okullarına girebilmek, genellikle diğer yüksek okullara girmekten daha kolaydır. Ayrıca, meslek yüksek okullarının ücretleri dört yıllık okullara göre genellikle daha düşüktür. Bu bakımdan, parasal imkanları sınırlı olan, bu nedenle lisans tahsilinin ilk iki senesini daha ucuza çıkarmak arzusunda olan veya kısa sürede bir meslek edinerek hayata atılmak isteyenler bu okulları tercih edebilirler. Öte yandan, dört yıllık okullara kabul edilmeyen, ya da kabul edilmeme endişesi taşıyan “vasat” öğrenciler bunlara başvurabilirler. Buna karşılık, normalde meslek yüksek okulların yurt imkanlarının çok kısıtlı olduğu, çoğu zaman da bulunmadığı unutulmamalıdır.

Özel meslek yüksek okullarının durumu biraz farklıdır. Bunlarda okul ücreti oldukça yüksektir. Çoğunun kendi yurdu vardır. Meslek öğreniminden çok üniversitenin ilk iki senesine denk düşen akademik öğrenime ağırlık verirler. Bazı özel meslek yüksek okullarına girebilmek, dört yıllık üniversitelerin birçoğuna girmekten daha zordur.

Dil Eğitimi

18 Ocak 2008

İngiltere

Amerika Kanada Avustralya Malta İrlanda

Yeni Zelanda Almanya İtalya Avusturya Fransa İspanya
           
Güney Afrika Japonya Malezya      

 

Ülkemiz her ne kadar yabancı yatırım, dış ticaret, uluslararası finansal hareketler ve göçmenlik gibi alanlarda dünyanın önde gelen ülkelerinden biri değilse de, 1980’li yıllarda başlayan dışa açılma süreciyle Türkiye de küreselleşen dünyanın önemli bir parçası olmuştur. Gittikçe ivme kazanan Türkiye’nin Avrupa Birliğine üyeliği süreci, bunun yanında Türk vatandaşlarının Avrupa, ABD ve Avustralya gibi ülkelerde yaşamaya yönelik giderek artan eğilimleri, Türk şirketlerinin Türkiye’nin civarındaki ülkelerde yaptıkları yatırımlar, üstelik birçok Türk şirketinin büyüyen ölçeği, Türkiye’nin de uluslararası sistemin bir parçası haline gelmesine katkıda bulunmaktadır.

Bu gelişmeleri göz önünde bulundurduğumuzda günümüz şartlarında, yurtdışında eğitim almak kişiye oldukça önemli avantajlar sağlamaktadır. Belirli bir süre için yurtdışı deneyimine sahip olmak oldukça önemli
gözükmektedir. Deneyimin yanı sıra, yabancı dilin yurtdışında daha iyi öğrenileceği ve belirli branşlarda lider okulların yurtdışında olduğu düşünülürse, sağlıklı bir yurtdışı eğitim tercihinin ne kadar önemli olduğu anlaşılır.

duty Yurtdışı Eğitim Danışmanlığı 20’ye yakın ülkede 400’ün üzerinde Üniversite ve Dil okuluyla, dil eğitimi, staj,  yaz kampları, lise, üniversite, yüksek lisans, doktora ve sertifika programlarını öğrencilerine sunabilmektedir. duty, öğrencilerinin koşullarına en uygun olan ülkelerden, başta Amerika ve İngiltere olmak üzere, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda, Almanya, İtalya, Fransa, Hollanda, İspanya, İrlanda ve Malta gibi yabancı dilin ana vatanında yada daha ekonomik koşullarda öğrenilebileceği seçenekleri öğrencilerine tanıtır.

dutye başvuran öğrenciler, yurtdışında dil eğitimi konusunda bütün seçeneklere erişerek, uzman danışmanlar aracılığıyla en sağlıklı tercihi yapabilmektedirler.
Dil eğitimi yada sertifika programlarından yararlanmak isteyen öğrenci, telefon veya elektronik posta aracılığıyla ya da ofisimize gelerek, gereksinim duyduğu her türlü bilgiyi ,en uygun kursun/sertifika programının seçimi, programın ücreti, başlangıç ve bitiş tarihleri, başvuru koşulları, gerekli evraklar, vb. uzman danışmanlarımızdan ücretsiz olarak alabilmektedir.
Öğrenci, gideceği kursa veya sertifika programına karar verdiğinde tüm işlemler
duty Yurtdışı Eğitim tarafından ücretsiz olarak yürütülür.
Diğer bir deyişle, öğrenci, başvurusunu
duty aracılığıyla yaptığı taktirde, kursa kendisinin başvuru yaptığı durumda ödeyeceği ücrete ek olarak herhangi bir Ücret ödemeyecektir. Başvuru yapılacak okulun belirlenmesinden,  vize başvurusu için gerekli evrakların hazırlanmasına ve ardından  başvuru paketinin  konsolosluğa gönderilmesine kadar tüm işlemler, duty tarafından yürütülür. Başvurular yapıldıktan sonra, ilgili okullarla gereken tüm yazışmalar ve işlemler, kabul gelene kadar, duty Yurtdışı Eğitim tarafından yapılır. Yine, vize mülakatı öncesinde duty danışmanları öğrencileri, sorulabilecek sorulardan, görüşme sırasında sergilemeleri gereken tavra ve kıyafetlerinin uygunluğu gibi  görüşmenin en ince ayrıntılarına kadar bilgilendirme yapar.

Günlük Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

18 Ocak 2008

Günlük türünün ne olduğu üzerine kafa yormak, aslında biraz da edebiyatın ne olduğunu düşünmektir. Düzenli olarak tutulmuş, tarih atılmış notlardan mı ibarettir günlükler yoksa bundan fazla bir şey mi?

Bu konuda en genelleyici tanımı usta günlükçü, romancı André Gide yapmıştı: “Günlüğün anıdan tek farkı, günü gününe tutulmuş olmasıdır.” Edebiyatın toplardamarlarından biri olarak her günlük bir portre, bir öykü, bir anı, bir tarih yazısıdır. Yayımlanmak için yazılsın yazılmasın, her günlüğün bir kurgusu vardır. Paris’teki Bir Yabancının Günlüğü yazarı Malaparte’nin dediği gibi, “Günlüklerin, tüm öyküler gibi, bir başı, bir entrikası ve bir sonu vardır.”

Günlük türünün kökeni üzerine

Öteki edebiyat türlerinin kökeniyle karşılaştırıldığında, günlüklerin çıkış noktası, yanıtı daha belirsiz bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Türün geçmişini irdelemek, günlük yazmanın doğası üzerine düşünmek anlamına da geliyor. Batı’da günlüğün, Doğu’ya göre daha gelişmiş bir edebiyat türü olduğuna kuşku yok. Ama örneğin Japon edebiyatında da 10. yüzyılda yazılmış günlükler bulmak mümkün. Dolayısıyla günlük türünün hem Doğu hem Batı kültürlerinde, kendine özgü şartlar altında biçimlendiği söylenebilir. Peki, nedir günlük yazmak? Başlı başına, bir ömür adamayı gerektiren bir yazı uğraşı mı? Öyküden, şiirden kesilince başvurulan bir teselli mi? Yoksa yazın kuramlarını, yaşanan dönemin olaylarını taslak halinde sunan birer belge mi? Sağlıklı saptamalar yapabilmek için günlükleri farklı başlıklar altında değerlendirmek en doğrusu.

Edebiyat günlükleri

Bir edebiyat günlüğü, yalnızca bir edebiyatçının elinden çıkmış günlük değil, edebiyat olaylarına, kişilerine ve sorunlarına yönelmiş günlüktür. Özellikle Batı’da, 20. yüzyılda yaygınlaşan bu tür günlükler, “özel günlük” olma niteliğini de taşır. Aynı zamanda başka türlerde yapıtlar veren André Gide, Julien Green, Max Frisch, Stefan Zweig gibi yazarlar, geride edebiyat günlüklerinin seçkin örneklerini bıraktılar. Örneğin Gide, Kalpazanlar adlı romanını yazdığı süreçte bir günlük tutmuş ve yapıtının aşamalarını, kuramını apaçık ortaya koymuştu. Öte tarafta, Gide’in bu ‘edebiyat’ günlükleri, en özel günlüklerden de sayılır, onu, yazarın kendi iç dünyasına vurduğu bir neştermiş gibi ürpertiyle okuruz. Edebiyat günlüklerinin iki unutulmaz örneği de, Katherine Mansfield ve Virginia Woolf’un günlükleridir. Mansfield, henüz 16 yaşındayken yazmaya başladığı Bir Hüzün Güncesi’nde, yazarlık tutkularını, hırslarını, kıskançlıklarını, kırgınlıklarını içtenlikle ortaya serer. Bu hüzünlü günlük, Mansfield’ın erken ölümünden sonra yayımlanmıştır. Virginia Woolf da, Bir Yazarın Günlüğü’nde, adından da anlaşılabileceği gibi, yapıtını ve yazarlığını merkeze alır. Bir Yazarın Günlüğü türünden metinler, bugün edebiyat tarihçileri ve meraklı okurlar için hazine değeri taşıyor.

Günlüğün intihar yüzü

Edebiyat günlükleri, geçen yüzyılda yaygınlaşırken bir özellik daha kazanmıştı: Yazarı hayattayken yayımlanmak. Bu durum, günlüklerin ne kadar içten olduğunu sorusunu getirse de Cocteau, Maugham, Maurois, Gide, Green gibi birçok yazar günlüklerini sağlıklarında yayımladılar. Belki biraz da bu yüzden, günlüğünü hayattayken yayımlamayanların yazdıkları daha ‘içten’ bulundu. Hele bir de yazarının müntehir olması, günlüklere ayrı bir çekicilik ve sahihlik katıyordu. İntihar eden iki yazarın, Cesare Pavese ve Sylvia Plath’ın günlükleri, bunun en iyi iki örneğidir. Cevat Çapan’ın dilimize Yaşama Uğraşı adıyla kazandırdığı Pavese’nin günlüğü, edebiyat tarihinin en sarsıcı metinlerinden biri belki de. Çok iyi bir edebiyat günlüğü sayılabilecek Yaşama Uğraşı, adım adım intihara giden bunalımlı bir yazarın iç dünyasını, hiçbir ‘özel’ günlüğün yapamayacağı kertede ustalıkla yansıtır. Pavese, bir otel odasında canına kıydıktan sonra kitaplaşan ve uzun yılları kapsayan bu günlük, neredeyse yazarının öteki yapıtlarını gölgede bırakmıştır. Sylvia Plath’ın günlükleri de intiharından sonra kocası Ted Hughes’un ‘müdahale’siyle yayımlanmıştı. Başyapıtı Sırça Fanus kadar olmasa bile, Plath’ın günlüğü yıllardır ona yakın bir ilgiyle okundu, okunuyor.

Okuma günlükleri, eleştiri günlükleri, sanatçı günlükleri…

Zaman içinde edebiyat günlüklerinin de alt kolları oluştu. Eleştiri günlükleri, okuma günlükleri yazılmaya başlandı. Bunun Türkçede yayımlanan son örneği, Alberto Manguel’in Okuma Günlüğü adlı yapıtıydı. Öte yandan, günlük, modern romanda da bir imkân olarak belirdi, bir anlatım tekniğine dönüştü. Örneğin, çağdaş edebiyatın büyük yapıtları Sartre’ın Bulantı’sı, Rilke’nin Malte Laudris Bridge’nin Notları ya da Martin Walser’in Jocob Von Gunten’ı, günlük biçimiyle yazılmıştır. Fernando Pessoa’nın başyapıtı Huzursuzluğun Kitabı, niçin okurun karşısına hep farklı kimliklerle çıkan şairin günlüğü olarak okunmasın? Yalnızca yazın türleri değil, öteki sanatlar da geride günlük edebiyatı için hatırı sayılır metinler kalmasını sağlamıştır. Kierkegaard’ın günlüğü, felsefe tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak önümüzde duruyor. Marcel’in günlüğü ve Camus’nun Defterler’i de hem günlük edebiyatı hem de felsefe tarihi için önemli metinler. Rousseau’nun İtiraflar’ı ise olsa olsa günlük türüyle akraba sayılabilir. Ressamlar bu konuda felsefecilerden daha üretken: Dali’nin, Delacroix’nın, Klee’nin günlükleri iyi birer sanatçı günlüğü olduğu kadar resim sanatı üzerine ilginç düşüncelerin gelişmesinde etken olmuşlardır. Sinemacılardansa Cocteau’nun, Zavattini’nin, Tarkovski’nin günlükleri unutulmamalı. Özellikle, Türkçeye Zaman Zaman İçinde adıyla çevrilen Andrei Tarkovski’nin günlüğü, sadece sinema tarihi için değil, edebiyat tarihi için de eşsiz bir eser olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.

Batı edebiyatının, günlük türünün kökleşmesini iyi şair ve yazarlara borçlu olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmaz. Victor Hugo’dan Charles Baudelaire’e, Goethe’den W.B. Yeats’e, Dostoyevski’den Whitman’a kadar birçok soy şairin, yazarın yolu günlüğe uğramış. Kafka’nın günlüğünü okuduğunuzda, bunu ancak Kafka’nın yazabileceğini sezersiniz. Marcel Proust, Stendhal, Gombrowicz, Romain Rolland, Batı’dan ilk akla gelen öbür günlükçüler. Bir de, bizim edebiyatımızda hiç olmayan, bütün ömrünü günlük yazma işine vermiş Thoreau, Léataud, Anais Nin, Amiel (tam 174 defter doldurmuştur!) gibi isimler var ki, onlara yalnızca saygı duyulur!

Türk edebiyatında günlük…

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yirmisekiz Çelebi Sefâretnamesi ya da Silahdâr Tarihigibi kimi eserlerde bazı olayların günlük biçiminde anlatılmasını saymazsak, edebiyatımıza Batı’daki anlamıyla günlük Tanzimat’tan sonra girmiştir. Ancak neredeyse romanla yaşıt olan bu türün edebiyatımızda yeterince geliştiğini söylemek zor. Türkçede yayımlanmış ilk günlük, Ali Bey’in Seyahat Jurnali’dir. Ali Bey’in, eserinin adında jurnal (Fransızca ‘journal’gozkirp sözcüğünü tercih etmesi, günlüğün bize pek çok başka tür gibi Batı kanalıyla geldiğini gösteriyor. Jurnal sözcüğü, Cemil Meriç gibi birkaç istisna dışında, fazla tutunamamış, yerini ‘günce’ ve ‘günlük’ sözcüklerine bırakmıştır. Ataç’ın savunduğu ‘günce’nin de bugün ‘günlük’ kadar yaygın olmadığı söylenebilir. Zaten günce’yi savunan Ataç’ın, Fournier’den yaptığı Adsız Köşk çevirisinde günce yerine ‘ruzname’ ve ‘hatıra defteri’ sözcüklerini kullandığını da unutmamak gerekiyor.

Ali Bey’in Seyahat Jurnali’nden sonra Batılı anlamıyla aslında ilk edebiyat günlüğü sayılabilecek Şair Nigar Hanım’ın günlüğü geliyor. Bu eserin bir kısmı, şairin ölümünden 40 yıl sonra Hayatımın Hikâyesi adıyla yayımlanmıştı. Ahmet Refik’in Kafkas Yollarında adlı seyahat günlüğünden başka, Sultan Reşad ve Vahdettin dönemlerinde sarayda başmabeyncilik yapan Lütfi Simavi’nin notları da günlük olarak nitelenebilir. Yine günlük sayabileceğimiz İbnülemin Mahmut Kemal İnal’ın defterleri ise yayımlanmadı. Atatürk’ün Anafartalar Savaşı sırasında tuttuğu günlükler, ölümünden sekiz yıl sonra Türk Tarih Kurumu’nca basılmıştır. Cumhuriyet öncesinin önemli yazarlarından Ömer Seyfettin’in Ruznameler’i de kitap olarak yayımlanmamış günlükler arasında yer alıyor.

İki öncü: Salâh Birsel ve Ataç

Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının günlüklerinden bazı parçalar kimi kitaplarında yer alsa da, edebiyatımızda hâlâ dolaşımda olan günlükler denince iki isim akla geliyor: Ataç ve Salâh Birsel. Ataç, Günce’siyle hem bir edebiyat günlüğü ortaya koymuş hem de devrinin edebî eğilimlerine yön vermişti. Salâh Birsel ise Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay Sessizlik, Aynalar Günlüğü, Yaşlılık Günlüğü gibi kitaplarıyla çağdaş edebiyatımızın öncü günlükçüsü oldu. Onun kuşakdaşları sayılabilecek Nuri Pakdil ve Orhan Burian’ın günlükleri de bu iki edebiyat adamını tanımak için eşsiz metinler. Burian’ın günlüğü geçen yıl YKY tarafından yeniden yayımlanmıştı.

Şair günlükleri

Cumhuriyet’ten bugüne doğru günlük yazarlarının beklendiğince çoğalmadığı görülüyor. Şairlerin değil de daha çok düzyazıyla uğraşanların Türk edebiyatında günlük tutmuş olduğunu saptamak mümkün. Bir öykücünün, Tomris Uyar’ın Gündökümleri adıyla yayımlanan günlükleri, hem niteliği hem niceliği düşünülünce, Türkçenin sayılı günlüklerinden biri olarak adlandırılmayı hak ediyor. Cemil Meriç’in iki cilt halinde yayımlanan Jurnal’i ise sadece Türkçede değil, dünya edebiyatında benzerine zor rastlanacak bir yapıt. Romancılardan ilk akla gelen, Oğuz Atay’ın Günlük’ü. Atay’ın hastalığı sürecinde kaleme getirdiği bu günlük daha çok kendi yapıtları üzerinden şekilleniyor. Şairlerden ise akla gelen, elbette, Cemal Süreya’nın Günler’i; tıpkı şiirleri gibi, dönüp dönüp okunacak bir kitap. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı, “Ne çok acı var.” kült cümlesiyle başlayan günlüğü de Türkçenin benzersiz yapıtlarından biri olarak kalacak. İlhan Berk’in günlüğü El Yazılarına Vuruyor Güneş ise şairin unutulmaz düzyazı kitapları arasında yer alıyor. Hilmi Yavuz’un Geçmiş Yaz Defterleri, felsefe-edebiyat arasında, parçalı yazı’lardan oluşan ve edebiyatımızda türünün tek örneği olan bir günlük sayılabilir. Yavuz’un 30 defteri bulan öteki günlüklerinin yayımlanıp yayımlanmayacağını ise zaman gösterecek. Hulki Aktunç da defter dolusu günlük tutan gizli günlükçü şairlerden. Bunları yayımlamayacağını söylese de, bir ara, Kitaplık dergisinde yayımladığı Kediler Günlüğü’nden bir parça ile okurlarını umutlandırmıştı. Bir başka şair Turgut Uyar’ın günlükleri ise ne yazık ki kitap olarak yayımlanmadı. Sezai Karakoç’un gerçekten Kırmızı Horoz - Doğulu Bir Werther adlı bir günlüğü var mı? Güven Turan vakti gelince günlüklerini yayımlayacak mı? Zaman gösterecek….

Adalet Ağaoğlu’nun ‘dert dökme defterleri’

Usta romancımız Adalet Ağaoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda iki kitap halinde yayımlanan günlükleri, hem yayın dünyasındaki en ‘taze’ günlükler olması hem de yakın entelektüel tarihimize ışık tutması bakımından önem taşıyor. Damla Damla Günler başlığıyla yayımlanan eser, 1969 yılından, Adalet Ağaoğlu’nu TRT’den istifaya doğru götürecek ‘karar zamanı’ndan başlıyor; 22 Temmuz 1996 tarihinde yazarın uğradığı ‘trafik saldırısı’yla sona eriyor. Günlüğün ilk cildinde yazarın Ölüme Yatmak adlı romanını nasıl zihninde kurguladığını, ‘karnında taşıdığını’ okurken, bir yandan da entelektüel çevrelerde kimlerin cunta yanlısı olduğunu, hangi yazarların özgürlükçü bir tutum sergilediğini öğreniyoruz. Damla Damla Günler, Sevgi Soysal’dan Muhsin Ertuğrul’a, Orhan Kemal’den Behçet Necatigil’e kadar isimlerin yer aldığı bir yakın edebiyat tarihi resmigeçidi. Adalet Ağaoğlu’nun, kendi deyişiyle, bu ‘dert dökme defterleri’, tıpkı romanları gibi edebiyatımızın seçkin bir burcunda hep var olmayı sürdürecek.

Oktay Akbal, Anılarda Görmek, Geçmişin Kuşları ve Yeryüzü Korkusu adlı üç günlüğünde öykülerindeki sıcak dünyayı yansıttığı kadar edebiyat dünyasına dair birçok anekdot da aktarıyordu. Muzaffer Buyrukçu’nun uzun günlükleri içinse ‘anekdot günlükçülüğü’ demek daha yerinde olur. Fethi Naci’nin eleştiri günlükleri, Türkçede başka örneği olmayan yapıtlardır. Naci’nin günlüklerini okurken kuram bilgisinin yanında edebiyat lezzeti ve yaşanmışlığın sıcaklığını da buluyor insan. Memet Fuat’ın son yıllarını anlattığı günlüklerinin hayatı boyunca tutulmuş olması, kuşkusuz, edebiyatımız için büyük kazanç olurdu.

Günlük, yayımlanmak için mi yazılır? Yazanın kendini temize çıkarma çabası mıdır yoksa bir iç döküş mü? Kişi, günlük yazarken ne kertede içten olabilir? Bu soruların, yazılmış günlükler kadar çok cevabı var. Ne olursa olsun, günlük bir edebiyat türüdür. Sabır işidir. Yaşanmışlığın tadı kadar gündeliğin ayrıntılarıyla da güzelleşir günlükler. Kimisi, içtiği çayı yazar günlüğüne, bu bile güzeldir. Çünkü bir yazardır o çayı içen… Günlüğün olduğu yerde herkes sustuğundan, yazan devleşir. Bazen de bütün çaresizliğiyle okurunun karşısındadır. Salâh Birsel, günlüklerinden birinde, “Ölmeden bu günlük güzelleşmiş olamaz.” yazmıştı. Günlük tutmak, işte bu duygudadır. Günlük, gelecekte bir gün en çok okunan tür olabilir mi? Bir şey söylemek zor. Ancak günlüklerin, edebiyat var oldukça yaşayacağı kuşku götürmez. Çünkü edebiyat, ayrıntı demektir.

“Her gün not tutun; açık, okunaklı. Tarih atmayı da unutmayın. Hayatımın günlüğünü günü gününe tutmuş olsaydım, şimdilerde bir Larousse sözlüğü olurdu elimde. Duyulmuş, derlenmiş bir kelime, yeniden karşılaşılan bir dünyadır. Ah, neler yitiriyoruz! Bütün o yitirdiğimiz incileri düşünün! Hayatınızın günlüğünü yazın!”Max Jacob, Genç Bir Şaire Öğütler, çev. Salâh Birsel

Okumadan ölmeyin
Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese, çev. Cevat Çapan

Günlükler, Franz Kafka, çev. Kâmuran Şipal

Günlük, Andre Gide, çev. N. Alsan

Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa, çev. Saadet Özen

Apaçık Yüreğim, Charles Baudelaire, çev. Sait Maden

Zaman Zaman İçinde, Andrei Tarkovski, çev. Seda Kervanoğlu

Jurnal 1-2, Cemil Meriç

Yaşamak, Cahit Zarifoğlu

Bir Hüzün Güncesi, Katherine Mansfield, çev. Şadan Karadeniz

Günlükler, Soren Kierkegaard, çev. İbrahim Kapaklıkaya

Bulursanız okuyun

Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf, çev. Fatih Özgüven

Sylvia Plath’ın Günceleri, çev. Şadan Karadeniz

Hastane Günlüğü, Hervé Guibert, çev. Tahsin Yücel

Tutsaklık Güncesi, Louis Althusser, çev. Esra Özdoğan

Günlükler, Stefan Zweig, çev. İlknur Özdemir

Defterler, Albert Camus, çev. Ümit Moran Altan

Gündökümü, Tomris Uyar

Günler, Cemal Süreya

Aynalar Günlüğü, Salâh Birsel

El Yazılarına Vuruyor Güneş, İlhan Berk

Keşke günlükleri Türkçeye çevrilse

Hermann Melville

Victor Hugo

J. W. Goethe

Witold Gombrowicz

Romain Rolland

Novalis

Walt Whitman

Henry James

Stendhal

W.B. Yeats

Keşke günlük tutsalardı

Oscar Wilde

Behçet Necatigil

Immanuel Kant

Şeyh Galib

Thomas Bernhard

Vüs’at O. Bener

Arthur Rimbaud

Bilge Karasu

J.D. Salinger

Ahmet Hâşim

Günlükler arasında bir zaman yolculuğu

CEMAL SÜREYA’DAN

543. Gün

Milliyet Sanat’a uğradım. Fethi Naci Eleştiri Günlüğü’nü yollamış.

TV’de, sekiz otuz haberlerinde, birden, Edip Cansever’in ölüm haberi verildi. Bu haber inanılmaz ölçüde sarstı beni. Rastlanmadık bir biçimde ve yüksek sesle ağlamaya başladım. Oğlum fazla kaygılanmış, gelip avutucu şeyler söyledi. Turgut’ta bunca sarsılmamıştım. Üst üste gelişte bir şey var belki. Otuz yıllık arkadaşımdı. Yalnız sanat serüvenimizi değil, haya serüvenimiz de iç içe durumlar yaşamıştır.

544. Gün

Sabah altıda evden çıktım. Bomboş sokakları dolaştım durdum. Başımda bir uğultu. Tuhaf da bir heyecan. Rıhtımda yürüdüm. 1 Haziran 1986”

(Günler)

***

FERİT EDGÜ’DEN

Degerndorf, aralık, 58

… Duygusuz. Yola çıktığımdan beri duygusuz, her şeyin önünde ve her yerde. Her şey yabancı; her şey ilgimin dışında. Az önce balkona çıkıp ap ak çevreye bakarken yeniden anladım bunu. Kar burada her şeyi örttü. Olduğum yerden hiçbir şey görünmüyor; ne bir ağaç, ne bir ev, hiçbir şey. Her yer ap-ak. Gözyorucu bir aklık (boşluk?).

(…gozkirp

Yazmayı denemiyorum bile. Bu boşlukta yazmak? Niçin? Kimin için? Nasıl? Ordan oraya bocalıyordum. Şimdi biraz duruldum. Yazmak diye bir sorunum yok. Giderek belki okumak diye bile. Yanımda getirdiğim kitapların hemen hiçbirine el sürmüyorum. Bir çukur oluşuyor çevremde, bu çukura gün geçtikçe daha bir gömüldüğümü duyuyorum.

… Acı çekme isteği. Kendini yeniden bulma.

(Bir Günlüğün Günlüğü-kitaplaşmamıştır)

***

TURGUT UYAR’DAN

30.01.1956

Az konuşur olmayı, suskun olmayı erdem saymıyorum artık. Kendini kaçırmak, kendini gizlemek gibi geliyor bana.

27.02.1956

İzinliyim. Boşum. İlgisiz dolaşıyorum sokaklarda. Bu boşluk, bu kayıtsızlık ürküntü veriyor bana. Doğaya uygun, yapmacıksız bir yaşama özlüyorum. Kurtuluşumuz şiirden falan gelmeyecek, yaşamamızdan gelecek gelecekse.

3.1.1956

Nigâr Hanım’ın şiirlerini okudum. Elbette ilkel şiirler birçoğu. Ama birden düşünüyorum. “Gücenme, aslı harâbım senin firâkında” dizesi, bir bakıma, bir şiir geleneğinin yenilenmesi döneminde, yeni bir duygu, yeni bir söyleyiş sayılamaz mı?

Geçmiş ozanları, duygularının, söyleyişlerinin cılızlığı yüzünden küçümsemek doğru mu? Duygular yeni, biçimler, duyarlanma yeni. Bugün bu şiirleri, dolayısıyla bu duyguları, ancak eski şiirler öyle yazıldığı için daha iyi anlıyoruz. Öyleyse, iyi kötü bütün geçmiş ozanlara selam.

(Günlük-kitaplaşmamıştır)

***

ALİ CANİP YÖNTEM’DEN

Cuma, 5 Mart 1920

Bugün öğleye kadar evde uyudum. Sonra sokağa çıktım. Arkadaşlardan diş tabibi Şevki Bey’le Cafer, Ömer’i ziyarete gelmişlerdi. Fakülteye götürdüğümüzü söyledim. Oraya gittiler.

Cumartesi, 6 Mart 1920

Öğle üzeri fakülteye gittim. Doğru Ömer’in odasına girdim. Bitap yatıyordu. Elini elime aldım. Ter içindeydi. Burnunun delikleri kararmış gibiydi. Nefesi de intizamsızdı. Hizmetçi kadınlara sordum. Gece çok sayıklamış, “Burası hastane değil, tımarhane… Ben Canip’e gideceğim!” demiş. Dalgındı, “Ömer! Ömer!” diye seslendim. Gayet fersiz gözlerle bana baktı: “Tanıdın mı?” dedim. Kendine mahsus çabuk ifadeyle kafasını sallayarak “Canip!” dedi, yine daldı. Kâğıdına baktım: hararet “39,2” şeker litrede 28. Bir müddet bekledim. Sonra tekrar seslendim: “Ömer, konsültasyon günü yarınmış, erkenden gelirim. Artık gideyim mi?” Kafasını salladı “Git, git!” dedi. Yeis içinde ayrıldım. Fakat hâlâ ümit ile doluydum. Çünkü Ömer ve ölüm birbirine tamamıyla yabancı iki şeydi. Eve gelirken deniz kenarında hizmetçime rasgeldim. Bana doğru koşuyordu. “Ne var?” dedim. “Sizi Tıbbiye’den istiyorlarmış. Rıdvan Beyler’de bekliyorlar” cevabını verdi. Soluk soluğa komşumuza gittim. Ortada bir fevkalâdelik vardı. Nihayet anlaşıldı: Ömer ölmüş!…

(Ömer’in Ölüm Hastalığına Dair Notlarım-Ömer Seyfettin, 1947)

***

ŞAİR NİGAR HANIM’DAN

31.10.1917

İleride, bu satırlar bir kimsenin gözüne değerse, defterin güzelliğine şaşılmasın! Onu, bugün, Mahmutpaşa’da satın aldım, ama, az kaldı canım pahasına. Aman Yarabbi! İstanbul’umuza böyle ne oldu? Kalabalıktan tramvaylara girmek kabil değil ki! Toptan gülle çıkar gibi zorla bir vagona attım. Bu, tramvaya girmek değil, ezilmek, üst baş parçalamak… Ne oldu halkımıza Yarabbi? Bu her yeri dolduran kifayetsiz, kaba, kötü dilli insan kalabalığı nereden geldi? Evde yalnızlığıma, sokakta bu kalabalığa dayanamıyorum, ağlayacak hale geliyorum. İşte böyle, avunmak için, avare bir kuş gibi çırpınıyorum. Şu defterle de dertleşmesem çıldıracağım.

8.2.1918

Dün Naciye Sultan’a telefon edip “Pek göreceğim geldiyse de vasıta bulunmadığı için mehcur kaldığımı” söylemiştim. Lütfen araba gönderdi. Havanın şiddetine rağmen pek rahat gittim. Beşe kadar birlikte vakit geçirdik, çay içtik. Sultan Efendi pek ziyade iltifat etti,

-Bu harb ne zaman bitecek?

diye benden sordu. Halimiz ne olacak Yarabbi? Acıklı insanlık daha ne zamana kadar böyle inleyecek?

(Hayatımın Hikâyesi)

***

CAHİT ZARİFOĞLU’NDAN

ANKARA 1978 28 KASIM

Üstad Necip Fazıl’ı Mola otelinde ziyaret ettik. Büyük Doğu’yu son beş sayı çıkarıp kapayışından sonra, arkadaşlar Akif, Erdem, Rasim onunla ilk kez karşılaşıyorlar. Alaeddin ve Mehmet de var. Üstad:

-Büyük Doğu son çıkışında en parlak dönemini yaşadı. Kapanmasında çeşitli nedenler oldu. Ama en büyük amil siz oldunuz, dedi.

Otelin ilk katında, lobideyiz. Üstad sakin, yumuşak ve yalnız. Saat 18’de beni Akabeden aradığında,

-Arkadaşlara da haber ver, gelsinler, son bir görüşme yapalım, dedi. Erdemle Rasim’i görebileceğimi söyledim. Bu telefondan az önce, bu ikisine Üstad’ın önceki gelişinde yine kendilerini istediğini; ancak kendilerine haber veremediğimi anlatıyordum. Telefon tam o anda geldi. Büroya çıktık. Yine Üstad’ın telefonu. Bu kez Akif’le Hasan’ı da haberdar etmemi istedi.

Lobi tenha. Üstad:

-Bana giran geldiniz, diyor. Geçen olayları kısaca özetliyor. Rapor 4’te yazdıklarını ılımlı bir dille tekrar ediyor bir bakıma.

(…gozkirp

Üstad’ın söylediklerini, aradan 24 saat bile geçmediği halde hemen hemen hiç hatırlamıyorum. Tek tek cümleler aklıma geliyor. Mesela,

-Yalnızım, dedi.

Ondan böyle bir şeyi ilk defa duydum. Korkuyor insan.

(…gozkirp

(Yaşamak)

***

OKTAY AKBAL’DAN

28 Aralık Çarşamba

Ocak’ın 29’unda tam on yıl olacak. Ziya Osman Saba’yı karlı bir havada Eyüp’te toprağa vermiştik. Yıllar çabuk mu geçiyor belirli bir yaştan sonra? Çocuklukta günler, haftalar bitmezdi bir türlü. Ama yolun yarısına gelmeyegör, her şey kopuk bir film gibi akıveriyor… Ziya Osman’ı son görüşümde ince bir dosya çıkarmıştı çekmeceden. “Nefes Almak” yazıyordu üzerinde. Yeni kitabıydı. “Ölümümden sonra çıkacak,” demişti. “Haydi haydi,” demiştim, “Okurları o kadar bekletmeye hakkın var mı?” Gülümsemişti. Birkaç hafta sonrasını mı düşünerek. Ben düşünememiştim o günden ötesini. Canlı bir insanın, hele bir dostun, bir sevilenin yok olabileceğini düşleyemiyoruz.

On yıl geçip gitmiş bile. Şiirlerini karıştırıyorum. Bilmeyen, Ziya Osman’ı yaşamı süresince ölümü özleyerek bekleyen biri sanır. Hep ölüm, hep ölüm düşünceleri. O ölümü değil, dünyada bulunamayacak bir çeşit “yaşam”ı özlüyordu.

(Anılarda Görmek)

***

HİLMİ YAVUZ’DAN

Sabah, 24 Mayıs

Bu kaldırımüstü açık hava kahvesini seviyorum. Sabahları güneş almıyor ve rüzgâr duyumsanabiliyor. İlkyaz sabahları bu kentte, bir ağaç hışırtısıyla, işte buradayım, bu kahvede çayımı içmeye hazırlanıyorken, birden, bir kokuyla, belirsiz, geliveriyor. Kağşamış gövdemi üşütmemeye çalışarak ve onunla, o yaşlı, atık gövdeyle, genç ilkyaz arasındaki karşıtlığı bilincimde kavrayarak; bilincimin, işte bir ince dilim limon koyup, gövdeyle ilkyazın bileşimi olduğunu düşünerek, içiyorum çayımı.

Eskiden, çok eskiden bir öykü yazmıştım. Malte gibi söyleyeyim: Ah, öyküler yazardım ben, genç kızların mavi kurdelelerinden söz açan, düz pabuçlu ve ince beyaz pardösüleri olan ve yağmurlardan; o öykülerden birinde, akşamları sokağa çıktığımda yüzüme menekşelerin atıldığını yazmıştım; -ve ‘ah, cumartesiler başkadır, sokaklar başkadır’ diye yazmıştım. Şimdi burada, bu zarif kaldırımüstü kahvesinde, İstanbul’da, ondan asla kopamadığım için beni izlemeyen bu kentte, (şimdi neler çağrıştırıyor, bu kent, ‘polis seni izliyor’lardan, polis izliyor’a) bu cumartesi sabahı, limonlu çayımı bitirmek üzereyken ve nedense bir çay daha isteyerek, gündelik yaşamımı inceltiyorum sanki.

(…gozkirp

(Geçmiş Yaz Defterleri)

***

CEMİL MERİÇ’TEN

26.2.1963

Ağaç her gün meyve vermez. Konuşmayan ağaçlar da vardır. Ne dallarında çiçekler gülümser baharları, ne çiçeklerinde arılar dolaşır. Konuşmayan ağaçlar da var…

Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler? Zindanda söylenen şarkı ölüm kokar, zincir kokar, küf kokar. Ölüm açacak kapısını bir sabah o zindanın, ardına kadar.

Kuşlar gibi geçiyor günler önünden, cıvıldamıyorlar. Günler tren, günler mavi ufuklarda eriyen birer ümit. Kanatlarından yakalayamıyorsun kuşları. Tren sessiz gidiyor rüya ülkelerine.

(Jurnal - Cilt 1)

***

TOMRİS UYAR’DAN

26 Aralık 1975

Öykü kitabım çıkmış. Cağaloğlu’na inip alacağım birkaç tane.

Hava yağmurlu, pis.

Köprünün tam ortasındayken yaygın, büyük bir kızıllık aldı gözümü. Şoför de şaşırdı. Birilerine sorduk, Gürün Han’da yangın çıkmış. Öteki hanlara da sıçramış.

Halk öyle alışık ki böyle olaylara, kılı bile kıpırdamıyor. Sıkışan trafiği yarıp güvercinlere yem atanlar var, kimse başını çevirip yangına bakmıyor. Oysa gök ürkütücü, kara dumanlarla kaplı.

İlk kitabımı basacak biri çıktığında bayağı sevinmiştim. Çünkü büyük çoğunluğun çarçabuk benimseyeceği bir iş yaptığımı sanmıyorum, bunu anlamam epey vakit aldı; ama artık kimlere seslendiğimi biliyorum. Bana dar, küçük gelen hiçbir şeyi kullanamayacağımı da.

Üç-beş kitap alıp eve döndüm. Kapağı elledim, sevdim. Bütün nesneleri, varlıkları ancak dokunarak tanıyabiliyorum. Bir kadının saçlarının parlaklığını, inceliğini, bir erkeğin omuzlarını ancak değince anlayabiliyorum. Kitabım da artık benim sayılamayacağına göre, onu da dokunarak kavramaya çalıştım.

(Gündökümü)

***

ATAÇ’TAN

17 Nisan Cuma, 1953

Baktım çocuklar uçurtma uçuruyor. Her yıl, ilkyaz aylarında, uçurtmayı gördüm mü, bir üzünç duyarım içimde, ağlamaklı olurum. Ben uçurtma uçurmadım ki! Çocukluğumda pek isterdim, o renk renk kâğıtlardan yapılmış uçurtmaların havalanmasına içimi çekerek bakardım. Annem bırakmazdı beni uçurtma uçurmama. Günah mıymış neymiş, öyle bir şey uydurmuştu.

(…gozkirp

Çocukluğum olmadı benim. Çocukluğu olmayanın gençliği de olmaz. Bir şey söyleyeyim mi ben size? İhtiyarlığı da olmuyor böylesinin. Hani güzel bir ihtiyarlık vardır, insan çocukluğunda yaptıklarını, gençliğinde yaptıklarını hatırlar, anlatır da gözlerinin içi parlar, ben kendimde değil, başkalarında gördüm onu. Çocukluğu, gençliği olmamış kişinin yaşlılığında da bir tatsızlık var, yalnız ölümü düşünüyor, ölümden korkuyor, işte o kadar.

(Günce: 1)

***

NECİP FAZIL’DAN

Cuma, 9 Ocak

Bugün hava yağmurlu ve puslu… Saat 2’ye 5 var… Bu âna kadar defterimi açamadım. Halim bir tuhaf…

Bugün anladım ki, beni delikten çağırdıkları, meydancı gelip “Bir isteğin var mı?” diye sorduğu, berberin tıraşa geldiği, hasılı insanlarla temas ettiğim an, üstüme acayip bir uyuşukluk, sinsi bir donukluk, anlatılmaz bir garipseme hissi çöküyor. Hayret! Bir aylık yalnızlığın tesirine bakın! Hayırdır inşallah; nereye gidiyorum?

Perşembe, 15 Ocak

Şiir kitabımı bitirdim; ve güya rahat bir nefes aldım. Hava suratlı…

Saat üç buçuk… Gaz sobam trampet çalıyor. Yevmiyemin 40’ıncı gününe rastlayacak olan 20 Ocak Salı gününün iple çekiyorum.

Cuma, 16 Ocak

Allah… Başka tek kelime söyleyemeyecek haldeyim.

(Kırk Günlük Hapishane Yevmiyesi-Cinnet Mustatili)
Sayı: 19
Bölüm: Kapak

Anı Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

18 Ocak 2008

Anı Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

bir kimsenin,başından geçen ya da kendi döneminde ortaya çıkan olay ve olguları bilgilerine,gözlem ve izlenimlerine bağlı kalarak anlattığı düzyazı türüdür.türün doğuşunda,yaşanılmış olanı başkalarıyla paylaşma eğiliminin yanısıra,geçmişi sorgulama,onu,belleğin yardımıyla dilde yeniden sergileme isteğinin de payı vardır.
insan,kendi kendisiyle olan ilişkisinde bile yalın,katıksız bir içtenlik kurmakta zorlanan bir varlıktır.bu yüzden pek çok insan,bu türde aranan,susanan niteliğin içtenlik olduğunu bile bile,kendisinden kaçamaya çalışır.sonuçta yazıya dökülen,olduğumuz değil olmak istediğimizdir.geneldeki bu olumsuzluğa karşın insanın kendisinden kaynaklanan bu zorluğu aşarak bu türün en yetkin örneklerini veren pek çok yazar olmuştur.
yaşanmakta olanı değil yaşanmış olanı anlatır anıcılar.bunun için de ‘geçmişin tanıklığını’yapmış olurlar.
‘anılarını yazanların tek kaynağı bellekleri değildir.kimi anıcılar,gerçeğe bağlı kalmak için anlattıklarıyla ilgili mektuplardan,kimi belgelerden,dergi ve gazetelerden,tanık kişilerde,kimi günlüklerden…yararlanırlar.Amaç,gerçeklik ve inandırıcılığı artırmaktır’

tanzimattan bu yana anı türündeki yapıtlardan bazıları şunlardır:defter-i amal(ziya paşa),ömer’in çocukluğu(muallim naci),muharrir,şair,edip;eşkal-i zaman,falaka(ahmet rasim),kırk yıl,saray ve ötesi(halit ziya uşaklıgil),edebiyat hatıraları(h.cahit yalçın)çankaya(falih rıfkı atay),gençlik ve edebiyat hatıraları(y.kadri karaosmanoğlu)çocukluğum,gençliğim,siyasi ve edebi hatıralarım(yahya kemal beyatlı)portreler,bizim yokuş(yusuf ziya ortaç)kerkük anıları(ahmet hamdi tanpınar)acılı kuşak(mehmed kemal)perde aralığından,olur şey değil(nadir nadi)şair dostlarım(oktay akbal)ah beyoğlu vah beyoğlu(salah birsel)benden yaşayanlar(rauf mutluay)

eski yunan edebiyatında ksenophon’un(m.ö 3.yy)anabasis adlı yapıtı,bu türün ilk örneklerinden sayılır.eski türk edebiyatında ise bu türün ilk önemli örneği babür şah’ın (1480-1530) anılarını içeren babürname’dir.ebülgazi bahadır han’ın şecere-i türki adlı yapıtı da bir anı kitabıdır.

Boğumlama Kusurları ve Göstergeler

18 Ocak 2008

*Boğumlama(artekülasyon)
*Boğumlama kusurları
-gığılama
-ıslıklama
-kekemelik
-ekleme
-boğumlama gecikmesi
-ağır boğumlama
-hızlı boğumlama

-tutukluk
-gevşeklik

*Gösterge nedir?

BOĞUMLAMA;seslerden oluşan hecelere gerekli ses değerlerini vererek bazı seslerive heceleri atlamadan değiştirmeden doğru güzel ve iyi anlaşılabilecek bir şekilde söylemaktir.Bunların yanlış kullanılması ses kusurlarını meydana getirir.

Boğumlama gecikmesi: Kişinin, sesleri yaşının gerektirdiği dil olgunluğu içinde artiküle edememe durmuna boğumlama gecikmesi denir.

Ağır Boğumlama:Bu tip boğumlama bozukluğu olanlar, heceleri gereğinden fazla uzatarak konuşurlar. Uzatma çoğunlukla bir kelimenin bütün hecelerinde ve cümlenin de bütün kelimelerinde görülür. Dil ve konuşma bozukluğu türlerinden en az rastlanan ağır boğumlama, genellikle alışkanlık ve kötü örnek faktörlerine bağlıdır.

Kekemelik: Damaktan gelen seslerle başlayan kelimelerin ilk sesini tekrar ede ede ve güçlükle söylemek. Söz söylerken birden bire duraklama, çoğunlukla buna katılan yüz buruşturması ve gerilme hareketiyle hecelerin tekrarlanmasından ibarettir.

Tutukluk: Dilinde hafif bir tutukluk olan,dura dura konuşan,serbest ve kolay bir şekilde konuşamayan.

Ekleme:Kelime sonunda genellikle okunmayan bir ünsüzü bir sonraki kelimenin başındaki ünlüye ekleyerek okuma.

Atlama:Hece atlayarak konuşmadır.Örneğin birçoğumuzun yaptığı kapıyı kilitledim diyeceğimiz yere kapıyı kitledim deriz.

Gığılama: ( R ) ünsüzünün, küçük dilin titremesiyle boğazda meydana gelmesidir. Bu bozukluğu gidermek için ( R) ünsüzünü doğru boğumlandırmaya çalışalım. ® ünsüzü dilin ucunu damağa kadar kaldırarak verilir. Öyle ki dil şiddetle çıkan havaya dokununca geri çekilir ve bir çeşit titreme yaparak yerine gelir. Böylece dilin ucunu uzun zaman titremeye çaba harcamakla iyi bir sonuç alınabilir.

Islıklama: ( s ) ünsüzünün şiddetini abartmaktan ileri gelir. Dil üst dişlerin iç tarafina dayanip hava dişlerin arasindan sizarsa bu yanliş ortaya çikar.

Gevşeklik: bir boğumlama tembelliğinden ileri gelir. Bu bozukluğun önüne geçmek için dişler arasına bir kurşun kalemi sıkıştırıp heceleri söylerken onların iyice anlaşılmasına çalışılır. Dişler arasından kalem çekildiği zaman, boğumlanma daha açık olarak anlaşılan bir biçim alıp dil, yanaklar ve dudaklar görevlerini yapmaya başlarlar.

Değiştirme: bir ünsüzün yerine başka bir ünsüzü söyleme alişkanligi olup bir çok çeşitleri vardir. Sert ünsüzlerle olanına sık rastlanır. (zeleştirme) ( j ) yerine (z) söylemek örnegin: (şarj) yerin (şarz) (Seleştirme) ( ş ) yerine ( s ) söylemek. Örn: (paşam) yerine (pasam) vb. (jeleştirme) ( c ) yerine (j) söylemek. Örn: (kucak) yerine (kujak) (şeleştirmek): (s) yerine (ş) söylemek. Örn: (sana) yerine (şana)

Diğer ünsüzleri ilgilendiren değişmeler. (leleştirmek) ® yerine (L) söylemek. Örn: (merhem) yerine (melhem), (birader) yerine (bilader) bazen de (n) yerine (L) söylenir (fincan) yerine (filcan)

Yerleştirme: bazı yerine veya arasına (y) ünsüzünü sıkıştırmaktan ileri gelir. (Müezzin) yerine (meyzin), (iade) yerine (iyade), (gönlüm) yerine (göynüm). Bazı ağızlarda (b) yerine (p), (d) yerine (t) olduğu görülür. Örn: (Kıbrıs) yerine (Kıprıs), (leblebi) yerine (leplepi) vb.

Yutma: genellikle içinde (h) ünsüzü bulunan kelimelerde sık görülür. Örn: (Ayhan) yerine (ayan), (Mehmet) yerine (memet) vb.

Söyleniş bozuklulari: ünlüleri ilgilendiren değişmeler. (ince a) yerine (kalın a) söylemek. Örn: (Kemal) yerine (kemal) vb. (e) yerine (a) söylemek. örn: (elektrik) yerine (alektrik)vb. (a) yerine (e) söylemek. Örn: (Azrail) yerine (ezrail)vb. (ince o) yerine (kalın o) söylemek (lokma) yerine (lokma) vb.

—————————
Gösterge:Kendi dışında bir başka şeyi gösteren,düşündüren,onun yerini alabilen,nesne,görünüş ve olgudur.

Dil Göstergesi.
Belli dilde, anlamlı en küçük birimlere dil göstergesi adı verilir. Sadece sözcükler değil, fiil çekim ekleri ve çoğul ekler de birer dilsel göstergedir.
Anlam taşıyıcısı olarak, dil felsefesinde de önemli bir kavram olan “gösterge” üzerinde biraz daha durmakta yarar görüyoruz.

Dil göstergesinin bazı özellikleri:
-Dil göstergesi nedensizdir. Gösterileni, gösterene bağlayan bağ, hiçbir iç ilişkiye bağlanmaz.
-Gösterge uzlaşma ürünüdür.
-Dil göstergesi bir simge değildir. Simgede gösteren ile gösterilen arasında doğal ve nedenli bir ilişki vardır.
-Gösterge çizgiseldir. Göstergeler birbirini izler ve bu ardışıklıkta meydana gelecek her değişiklik anlam düzleminde değişikliğe neden olur.
-Dil göstergesi ayırıcıdır. Dilde her şey ayırıcı birimlerin birleşmesiyle işler.
1. Doğal göstergeler: örneğin pencereden bakıp uzaklardan bir yerlerden kara bir dumanın yükseldiğini görüyoruz. Bu bir gösterge. Bu bize oralarda bir yerlerde bir şeyin yandığını gösteriyor, bir yangın olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla duman ateşin ya da yangının göstergesidir, eğer kızılderililerin haber iletmek için yaktıkları bir ateş değilse, özellikle anlam taşıma, iletişim kurma amacı taşımıyorsa bu ateş doğal bir göstergedir. Aynı şekilde çocuğumuzun yüksek ateşi varsa, biz bu göstergeden yola çıkarak onun hasta olduğu sonucuna varırız. Yüksek ateş hastalığı belirtiyor. Örnekleri çoğaltabiliriz. Penceremizi açıyoruz bir sabah, kapkara bir gökyüzü, bulutlarla kaplı; çok zor değil bu göstergenin neyi gösterdiğini anlamak, bu, yağmur yağacağının göstergesi. Bulut yağmurun göstergesi. Bu tür doğal göstergelere belirti [indice] deniyor.

2. Yapay göstergele re gelince onlara genel olarak belirtkeler [Fr. Signal] adını verip kendi içlerindeki gruplara göre ayıracağız. Yansıtıcı göstergeler ve saymaca göstergeler, yani toplumsal uzlaşıma dayalı göstergeler olarak iki ana gruba ayırabiliriz.

a.Bir fotoğraf ya da bir ses kaydı, gerçekliği birebir aktarmayı hedefleyen göstergeler bunlar. Gerçekliği birebir yansıtan bu göstergelere yansıtıcı gösterge [icône] deniyor. Fotoğraf, resim, çizim, ses kaydı, mimikler, vb.. bu öbeğe giren göstergelerdir; yani yansıtıcı göstergelerdir. Bu tür göstergelerle gösterdikleri arasında belli bir nedenlilik ilişkisinden söz edebiliriz.

b Uzlaşımsal, saymaca göstergelere gelince, bunlara da simge deniyor [Fransızca’da symbol]. Saymaca göstergeler söz konusu olduğunda örtülü bir toplumsal uzlaşma var, bir anlaşma var. Birtakım göstergelere belli anlamlar yüklenir ve bir topluluk bu anlam üzerinde uzlaşmıştır. Herkes bu göstergeden aynı şeyi anlıyor. Zaten uzlaşım olmazsa gösterge olmaz. Bu arada bunları da ikiye ayırabiliriz: nedenli olanlar ve nedensiz olanlar.

(1)Hem uzlaşımsal hem de nedenli nitelik taşıyan bu göstergelerle günlük yaşamda her an burun buruna geliriz aslında. Örneğin trafik işaretleri; şu işareti gördüğümüz zaman sürücü ehliyeti olan herkes bilir ki bu yola girilmez. Bu bir göstergedir daha doğrusu bir belirtkedir. Ya da bir kazak satın alıyoruz. Her kazakta mutlaka bir parça vardır, bunun üzerinde bir takım işaretler vardır, işte soğuk suyla yıkayınız anlamına gelen bir işaret ya da makinede sıkmayınız gibi. Bazen bunların yanında açıklamalarını buluruz bazen bulamayız, bulamadığımız zaman düşünürüz acaba ne yapmak lazım bu kazağı yıkamak için? Dolayısıyla giysilerdeki kullanım, bakım işaretleri de bir başka belirtkeler dizgesi örneğidir. Bunlara egemen olmak gerekir. Bunların ne demek olduğunu bilmek gerekir. Yoksa bunlar karşısında çaresiz kalırız.

(2)Dil göstergeleri de saymaca göstergelerdir. Açık bir toplumsal uzlaşım var burada da. Ancak gösterdiği şeyle aralarında bir nedenlilik bağıntısı kurmak olanaklı değil. Çünkü gerçekten de şu nesneye masa demenin hiçbir nedeni yok. Belli bir toplum ilk kez buna masa demek fikrini oluşturmuş ve buna masa denmiş. Bu topluluğun dilini konuşan kişiler bunda uzlaşmışlar ve /masa/ sesleriyle şu nesneyi birbirine bağlamayı herkes kabul etmiş ve bunu belleğine depolamış. Böylece, bu nesnenin adı Türkçe konuşan kişiler için masa olmuş. Bir başka dilde, örneğin İngilizce konuşanlar için “table”, Fransızca konuşanlar için “table” demek gerekiyor. Bu da bize dil göstergesinin nedensizliğini kanıtlıyor.

Saussure dil göstergesinin nedensizliğini göstereni gösterilene bağlayan bağın nedensiz olmasıyla açıklıyor. Dil göstergesinin nedensizliği “konuşan bireyin göstereni istediği gibi, özgürce seçebileceği düşüncesini uyandırmamalıdır [çünkü] gösterge bir dil topluluğunda bir kez yerleşti mi, birey hiçbir şeyi değiştiremez” der Saussure ve ona göre, nedensizlik sözcüğünden anlaşılması gereken ”gösterenin bir nedene bağlanamayacağı, bir başka deyişle, gösterilenle dış gerçek düzleminde hiçbir doğal ilişki kurmaması”dır. Bu savı çürütmek amacıyla, doğadaki belli seslere öykünen pat, küt, şırıl şırıl, uf puf gibi yansıma sözcüklerin ve ay, hey gibi kimi ünlemlerin nedensiz olmadığı görüşünün öne sürülebileceğini söyleyen dilbilimci iyice bakıldığında bu birimlerin aslında öyle pek de nedenli olmadığını, dilde öteki birimler gibi evrim geçirdiğini, ayrıca bu birimlerin dilden dile değişik biçimlere girmesinin de nedenli olmadıklarını kanıtladığını belirtir. (Saussure, 1982: 10-102) Benveniste ise, dil göstergesinin nedensizliğini kabul eder, ancak dil göstergesinin bu temel niteliğinin bu biçimde açıklanamayacağını söyler. Benveniste’e göre, göstereni gösterilene bağlayan bağ nedensiz değil zorunludur, çünkü anlığımız boş biçimleri, adlandırılmamış kavramları barındıramaz. Zaten Saussure’ün kendisi de bunu söylüyordu: gösteren ve gösterilen bir kağıdın ön ve arka yüzü gibi birbirinden ayrılamaz, diyordu. O zaman, Benveniste’e hak vermek gerek: göstereni gösterilene bağlayan bağ zorunludur ve dil göstergesi ancak gerçeklik düzleminde gönderme yaptığı nesneye ya da olguya göre nedensizdir. (Benveniste, 1966: 49-55)Herhangi bir gerçekliği şu ya da bu ses dizisiyle adlandırmanın bir nedeni yoktur; öyle olsaydı, dünya yüzünde her gerçekliğin bir tek adlandırması olurdu, o zaman da dünyada konuşulan bir tek dil olurdu.

AutoCad Dersi

18 Ocak 2008

1. Bölüm     2. Bölüm     3. Bölüm     4. Bölüm     5. Bölüm

Donanım Dersi

18 Ocak 2008

1. Bölüm     2. Bölüm     3. Bölüm

Php Dersi

18 Ocak 2008

1. Bölüm     2. Bölüm     3. Bölüm     4. Bölüm     5. Bölüm

Html Dersi

18 Ocak 2008

1. Bölüm     2. Bölüm     3. Bölüm     4. Bölüm     5. Bölüm     6. Bölüm     7. Bölüm     8. Bölüm     9. Bölüm     10. Bölüm     11. Bölüm     12. Bölüm     FTP (Siteyi Yayına atma)der

Öss Dersleri - Biyoloji Dersi İzle

18 Ocak 2008

1. Hücre     2. Hücre Bölünmesi     3. Fremantasyon     4. Oksijenli Solunum